keşke bir de yağmur yağsaydı bir kez olsun bu şehre
yolumu kaybederek
kaybettiğim bütün yolları
buldum
ya kaybolurken kendimi bulacaktım
ya aranacak kadar kaybolacaktım
atıp da
dönüp bakmadığım zarlar niyetine
teşekkür etmek isterdim
yanımdan omuz atarak geçen
öküze
birkaç sözcük
birkaç kaşık
yorgun birkaç adım
ve bir türlü unutamadığımız
yarım kalmış sözler var
geçmişimizde
hangi kibirli duruş
beni daha iyi tanımlayabilir
hangi küstah biri
beni benden daha iyi
taklit edebilir
yapay bir çiçek gibi
dikilirken
bir alışveriş merkezinin önünde
kalabalık bir mekanda
sanki birilerini ararmış gibi
bütün gözler üzerindeyken
yüzseksen derece dönerek
çıkış kapısına doğru giderken
bak bu gidiş
bak bu gidiş
beden dilim şahane
bir de beni
benden
dinleyin
bir fare gibi
kemirirken zamanın kablolarını
bıkmadan usanmadan
tekrarlarken antik fikirlerinizi
kör bir karanlığa gömülecek
adımlarınız
dediği gibi kadının
"sonun başlangıcındayız"
dondurmasını yalarken
kinayeli bir bakışla
"tersine evriliyoruz sanki
örgüdeki düğümlerimiz gevşiyor
gittikçe"
bir insan
en fazla neyin karşılığıdır
kapıyı açmak için
kendine çekerken
anahtarı çevirebilmek için
omuz atarken
üst
üste
hala girmek istediğiniz
evler varsa
görmek istediğiniz dostlar
bak bu da şahane
bir madalya takabilirim
göğsünüze
parmaklarımın arasında
iğrenerek tuttuğum şu mendili
-bir burnuma, bir size bakıp
her an
düello etmek için
suratınıza vurulabilirim
ama şu an burnumu silmek
bir tercih değil
bence
düello silahını
ve yerini sen seç
dediğin için bin pişman olacaksın
umum tuvalette
alaturkanın deliğini
tutturmaya çalışırken
bulacaksın kendini
jürilerimiz gök tanrıları olacak
devam et
ve önemseme
ben
benden başka
en az bir ben daha kadar
bir bendim
oklavada
bir türlü açılmayan
hamur gibi
kendime
bir gidip
bir gelirdim
hiçkimsenin
cesaret edemediği saatlerde
elindeki tepsiyi düşüren bir garson gibi
yapbozdaki son parçayı ararken
benden daha korkak sokak köpeklerinin
ortasından geçerdim
yolumu kaybederek
kaybettiğim bütün yolları
buldum
ya kaybolurken kendimi bulacaktım
ya aranacak kadar kaybolacaktım
atıp da
dönüp bakmadığım zarlar niyetine
teşekkür etmek isterdim
yanımdan geçen
o sümsük eski halime
kaç kere bekleyebilirdim seni
kaç kere üstünü örtebilirdim
boş bir konserve kutusuna atılan
bir tekme gibi
kendimden umudunu yitirince
en fazla
bir gece bekçisi olabilirdim
otururken
bakımsız bir parkta
yarısı kırılmış
bankta
-annem demişti bunu bana
bir bekçi
ve sokak lambasının arkasındaki
ışığı kırpışan yıldızların
karanlığa gömüldüğü o tablo
duruyor hala duvarımda
parlayan bir dolunay vardı
teneke biranın üstünde
öyle güzeldi ki ay
öyle güzeldi ki
kaldırıp bakamadım
kafamı
kaldırıp
gökyüzüne
karanlığa serpiştirilen
yıldızların arasında
bir an yanıp sönen
dans edercesine savrulan
sarhoşların dağılıp kaybolan
püf çiçeği yeminleri gibi
savrulup gidiyor
içimdekilerle bir an
terk etmek
terk eden için de
acıdır
devam et
ve
önemseme
her şeyi anlatmalıydım sana
dudaklarım kıpırdadı
ama
ezgisini tutturamadığım
ölü dillerin sözcüklerine sarılmış
bir şarkıydı
ağzımdan çıkan
bir yükten kurtulmanın
ferahlatan hali yoktu
yürüyüşümde
yarım yamalak bir ayın
gölgesinden ibaret
kımıldamadan duruyordum
yeryüzünde
benden önce yitenlerin
belki dönerim diye
işaretlediği bütün renkleri
silercesine
bakıp durdum
bir saatime
bir kutup yıldızına
film başlamadan önce
ilk önce kim oturacak
alelade acelecilikle
gelmeyenlerin yerine
bir sinema salonunda
otururken
numaraları aşınmış koltuklara
hem de en önde
benim kaybettiğim yolda bulacaksınız
kendinizi
o kör karanlıkta
koşarken
eliniz yüzünüz çizilecek
soluk
soluğa
kan ter içinde
sizin de avucunuzundan kayıp giden kumlarla ilgili
birkaç sorunuz olmuştur
elbet
elbet
insanlık tarihinden
ölerek sıvışabileceğinizi düşündüğünüz
an'lar olacaktır
başkaları tarafından
kalabalık caddelerde sürüklenirken
camekandan dışarıya bakarken
ağzında gevelediğin lokmayı
evirip çevirirken
insanlara bakmak gerekiyormuş gibi
bir tür
sorumluluk bilinciyle
herkesin terk ettiği
bir madenci kasabasında
ölü ya da diri
başına ödül konmuş
şu afişteki kadının baktığı gibi dehşetle
açık pencereden kaçan
kuşu
kaplumbağası
kedisi
yapıştırılmış fotoğrafları duvarlara
şehrin sokaklarında
yırtık bir ilan gibi
teneke biranın üstündeki
ay ışığına bakıyordum hala
çalakalem çiziktirilmiş
bir kaderin bekçisi
gibi
herkes bir yerlere gitmenin
müptelası olmuş
atomlarına dağılmış
yayılıyorlar
her yere
tam olmak istemediğim biri
oldum
tam da buydu
gökyüzüne çivilenmiş
bir uçurtmanın
belli belirsiz
kımıltısıydı
sanki
sözcükler
istediğin kadar kıvır dilini
istediğin kadar büz dudağını
bağırırken
ağzından fırlayan
o tükürüklere
aldırmadan
anlamak istemiyordum
ya da
duymak
sağır ediyordu
her türlü fısıltı
seni sevsin diye aldığın
kolyesi
yüzüğü
küpesi
birkaç balık alacak
akvaryumdan biraz büyükçe
bir şehirde
dip akıntıdan kurtulmak için
vururken kuyruğunu
bir hayalet balık
bilgeliğiyle
insan bu
bir tek içine sindiremediği
kendisi
daha bahçe kapısına
ulaşmadan
bir yabancı oluyoruz
oysa o
dünyada en sevdiğimiz
şeyin kendisi
daha tuşa basmadan
kaybolup gidiyoruz
sahte bir fotoğraf gülüşü kadar
ya da
geçmişi olmayan bir tarih kadar
ciddi
ve
eski
kimi insan
kaybeder bütün yollarını
yollar bir toz parçası
olana dek
kimi bulunmak için kaybolur
kalabalık bir caddenin köşesinde
kahve içerken
yanında bir dilim limonlu kek
eksik olmanın anlamını
bir tek o anlar
bir tek o
bir de kedisi
tekrarlanılmaktan eprimiş
bir anının
artık kullanılmaz hale gelmiş
kendisi
onu düşünürsün
karşıdan karşıya geçerken
ve sonra unutursun
bir şeyler onu anımsatana
dek
yolumu kaybederek
kaybettiğim bütün yolları
buldum
ya kaybolurken kendimi bulacaktım
ya aranacak kadar kaybolacaktım
atıp da
dönüp bakmadığım zarlar niyetine
teşekkür etmek isterdim
yanımdan geçen
yağmacı o barbar sefillere
sesler
yüzler
ve soluklanmak için
oturduğunuzda
hemen yanınızda biten
kedilerin akşam karanlığı
gölgeleri
her türlü kaybolmanın
tanrıçasına sunduğumuz
anlık dalgınlıklar
anımsamak için tekrarlanan
sözcükler
sanki kaybolmamız için yapılmış
otobandaki tabelalar
işaretler
su yüzeyine çıkmak için
debelenen
omuzlar
kollar
bacaklar
hangi derinlikte olduğumuzu
gösteren
basınçla yerinden fırlayan
perçinler
vidalar
periskopta
bir an
bu terk edilmiş kalabalıkta
soluklanmayı unutturan
vitrine adanmış
rengarenk sefaletimizin
yansımaları
benden kalan
bu yıkıntıdan
bu sikkedeki
adamın yüzünü anımsayan
biri var mı
yolumu kaybederek
kaybettiğim bütün yolları
buldum
ya kaybolurken kendimi bulacaktım
ya aranacak kadar kaybolacaktım
atıp da
dönüp bakmadığım zarlar niyetine
teşekkür etmek isterdim
yanımdan geçen
o çocuğun gülüşüne
bir ressam
bir berber
ve bir çaycı
herkes gibi biri olmak
ne acı
hiçkimse görmeyecek
şu buzda dans edercesine
yavaş yavaş sürüdüğüm
hüzünlü
adımlarımı
büyümek için gezdiğim
kasabanın
eğri büğrü evleri
cesaretlerini kanıtlamak için
köprüden nehre atlayıp
bir daha o sudan
çıkmayan çocukların
o muhteşem cesaretleriyle uyuşmayan
şişmiş
kolları
bacakları
yüzleri
nereden bilebilirdim
sonsuzluk için
kaç saat lazım
ya da
kaybolmak için
kaç adım
o
efsanevi şehri bulabilmek için
insanın
kendi karanlık ormanında
elinde meşaleyle
kaç kez kaybolması gerek
inanın
saymadım
bir ömre kaç insan sığdırılır
ya da
seni düşününce
içim kaç derece ısınır
yolumu kaybederek
kaybettiğim bütün yolları
buldum
ya kaybolurken kendimi bulacaktım
ya aranacak kadar kaybolacaktım
atıp da
dönüp bakmadığım zarlar niyetine
teşekkür etmek isterdim
yanımdan geçen
gemilere
seni terk ettiğinde
ne değişti diye sormuştun kendine
ne değişti de paslanmış bir çıpa gibi
duruyorum bu şehirde
gri bir gökyüzü
ve enfes bir rüzgar
silkeliyordu
gemileri
bir pasaja girmenin serinliğiyle
kımıldıyordu
kasılıyordu şehir
sanki seni ilk kez görmenin verdiği
bir esenlikle
seni terk ettiğinde
ne değişti diye sormuştun kendine
ne değişti de bir yabancı gibi
bakıyordun aynada
kendine
yolumu kaybederek
kaybettiğim bütün yolları
buldum
ya kaybolurken kendimi bulacaktım
ya aranacak kadar kaybolacaktım
atıp da
dönüp bakmadığım zarlar niyetine
teşekkür etmek isterdim
yanımdan geçenlere
çivit mavisi bulutlar gerinerek
çayırların üstünde hafifçe süzülüyordu
zor bir öğleden sonra
eşe dosta
aynı şeyleri anlatmaktan yorulmuş
camdan yansıyan yüzüme
dişimdeki kırıklarla
poz vermek için
bir an
gülüyordum
ne utanç verici
diyor yan masadaki kadınlardan biri diğerine
ne utanç verici
kırbacını indirmeden önce
o vurucu an'ı
içine
sindire
sindire
birkaç saniye daha
fazladan bekliyor
o vurucu an için
bir avcının ışıldayan gözleriyle
vitrindeki yansımamdan
geçmişteki kendime
yorgunluktan içi geçmiş
bir türlü aydınlatılamayan
bir lokantanın içinde
şehrin sindirim organının
içinde
bakıyordum aldırmadan
aldırmadan
kendime
bu belki de senden önceki son durağım
yani son duraktan sonraki son durağım
nefes almak için pencereyi sonuna kadar açan
sonra da o pencereden
o balkondan düşen kadınlara bakıp
aslında yerçekimi diye bir şey yok diyerek
düşük bütçeli bir hayatın
yorumunu yapan
didaktik bir adamın
parmaklarındaki gergin
kımıltıları seyrederek
zaman geçiren insanların an'larından
sonsuzluğun
yaratıldığını sanacak insan
yolumu kaybederek
kaybettiğim bütün yolları
buldum
ya kaybolurken kendimi bulacaktım
ya aranacak kadar kaybolacaktım
atıp da
dönüp bakmadığım zarlar niyetine
teşekkür etmek isterdim
yanımdan geçen
kuşatma kulesini itekleyen
çamura bulanmış askerlere
kraldan haberin var mı diye sordu
yandaki kadın
arkamdaki yaşlı bunağa
kraldan haberin var mı
- önemsemedi beni
umursamadı çatık kaşlarımı
kraldan dedim
kraldan haberin var mı
- beni kral sandı galiba
ya da krallığımı gömebilmek için bir rüyanın içine
görkemli bir gürültüyle gömebilmek için
kulağıma kızgın yağ dökemeye yeltenen
askerler tarafından yakalanmış
bir casusun çaresizliğiyle
çadırımın içine sürüklenirken
kurtulmaya çalışıyordum
hala
ısrarla
tıslayan bir yılan niyetiyle
hey sana söylüyorum yaşlı bunak
kraldan haberin var mı
kraldan dedim
kraldan
-dudaklarını neredeyse
bir uzay mekiği gibi
kenetlenmek için
gözleriminin içine sokacak
pencereden silkelenen sofra örtüsü gibi
şiddetle sarsılarak
sağıma soluma çarparak
ayağa kalktım
parmaklarımın arasındaki
sikkedeki adama baktım
Öfkeyle uyanıp
bir insan bir uykudan nasıl uyanır
şimdi birazdan görürsünüz
deyip
tekrar aynı rüyaya
gömüldüm
dile getirilmesi
cezalandırılmayı gerektiren
bir sır da olsa
kulaktan kulağa yayılan
o pis kokunun her yana yayılması
inanın çok sürmez
ölü bir kral
tahtırevanda o kadar uzun süre
savaş alanında
kazığa geçirilmiş bir kabak gibi
gezdirilmez.
rasathanedeki yıldızlara heyecanla bakan
bir müneccim gibi
üçer beşer basamaklardan
aşağı sıçrayarak
sarnıçta tavandan düşen bir damla kadar umursamaz
kendi içimde bir an çınladım
biri bana söylesin
hiçbir zaman toprağa ihtiyacım olmadı
ne de bir süvariye
güdecek koyunlar da istemedim
resmederek
yaymayın şu rezilliğimizi
kahramanlık öyküleriyle
ne satacak peynirim var
ne güdecek davarım
tacirlik
çobanlık
bir küfürdür
kendine
ama biri bana söylesin
bir köle
paralı bir asker
asil bir şövalyeyken öldürdüğüm
zamanları hatırlayınca
bir söğüdün gölgesinde
kuşattığım kentleri
yağmalarken
kaç kez kraldım
uyurken
bir söğüdün gölgesinde
daha ne kadar
kral kalacaktım
iğneyle dikerken bir soluğumu
diğerine
bir yapraklık canı varmış insanın
o da düşüyor
döne
döne
geçmişten geleceğe
yolumu kaybederek
kaybettiğim bütün yolları
buldum
ya kaybolurken kendimi bulacaktım
ya aranacak kadar kaybolacaktım
atıp da
dönüp bakmadığım zarlar niyetine
teşekkür etmek isterdim
yanımdan omuz atarak geçen
ölü dostlarımdan birinin
harika gülüşüne
benimse hiç bilmediğim bir nehirdi gözleri
benim bile görmediğim
bir derinlikte
uyduruk
yarısı boş
büyülü sözcüklerle
çekiyordu dev bir yaratığı
elindeki
kamış oltayla
engin suların serinliğinden
kum tanelerinin bile kımıldamaya cesaret edemediği
sıcaklıktaki bir çöle
kadın
hala
ciddi ciddi anlatıyor
seçtiği her sözcük
ipek kadar yumuşak
kestiğini bile anlamıyorsun
inandırıyor seni
fısıltısıyla
bak!
diyor
bak!
evren bu
dönüp duran
patlayıp yok olan
yoklukta var olan
avucumdan eksilip
avucumdan taşıp
tekrar avucuma dolan
kimi insan
kusar kendini
tutmaz
kaç kat da
vursan
sen
sen
ol
bırak rüzgar seçsin gideceği yeri
ağaçlar
dağlar
göller olmasa
arabaların farları
yıldızlar olmasa
insan
nereden bilecek gittiğini
gitmenin bir bedeli olduğunu
nereden bilecek
nereden bilecek
kalmanın
gidene kılavuzluk
edeceğini
kal
ve ödet onlara
her hücrelerinde hissetsinler
geçiştirilmenin ne demek olduğunu
ödet onlara
var olmanın
bu ağır
bedelini
yolumu kaybederek
kaybettiğim bütün yolları
buldum
ya kaybolurken kendimi bulacaktım
ya aranacak kadar kaybolacaktım
atıp da
dönüp bakmadığım zarlar niyetine
teşekkür etmek isterdim
sabah markete deyip de
bir daha evine dönmeyenlere
gecenin bu saatinde
seni aradığım için
bir telefon kulübesinden
yıldızlar ve rüzgarla savrulan
eğri büğrü evlerin içinden sızan
ışıkların
ve sokak lambalarının
o imkansız başı dik duruşuyla
gittikçe daha da belirsizleşen
bir kasaba bakımsızlığını
ve terkedilmişlikten ibaret
tamirhanelerin
son müşterisi gitmiş
birahanelerin
güneşten rengi atmış tabelalarına bakarken
sana bir şeyler söyleyebilmenin
verdiği cesaretle
bir telefon kulübesinden bakıyordum
evrene
yörüngesine oturamayan bir uydu gibi
biraz savrularak
biraz yalpalyarak
hala polenler gibi çıkıyor ağzından
sözcükler
burgaç olmuş
geçmiş ve gelecek
savrulup duruyor yıldızlar
döne
döne
yolumu kaybederek
kaybettiğim bütün yolları
buldum
ya kaybolurken kendimi bulacaktım
ya aranacak kadar kaybolacaktım
atıp da
dönüp bakmadığım zarlar niyetine
son bir kez görmek isterdim
gözümün ucundan geçen
buharlı lokomotiflere
ne kadar çok şey taşır insan
ne çok şey taşır
geçmiş geleceğe
birlikte yaşadığı
yabancılarla
oysa günler
birbirlerine benzese de
pazar
salı gibi değildir mesela
mesela salı gibi durmaz
cuma
değişmez bir ilke gibi durur
insan
kargaşanın ortasında
biri diğerini tamamlar gibidir
herkes diğerinin eksik parçasıymış gibi
bakışır
kompartımanlarda
peronlarda
şehrin meydanlarında
bakışıyoruz
bir rüzgar esse de
savrulup gitsek
şehrin sokaklarında
kayıp parça
aslında
senden başkası değildir
senden başkası değildir
bir avuç altın için
akan nehri zehirleyip
o altını soğuk bir birayla
takas eden
senden başkası değildir
tuvaletleri temizlerken
tuvalet halkları tarafından görmezden gelinip
bir hayalet olduğunu onaylarcasına
"afedersiniz
afedersiniz"
derken
göz göze gelinmekten çekinilen.
biraz daha kal
ne olur gitme
derken içinden
dilinde seni bile şaşkına çeviren
"gider misin?" cümlesi
karanlığı aydınlatan bir havai fişek gibi
önünü aydınlatan bir umuda dönüşüverir
nerede kaybolduğunu
artık bilirsin
bu da başka bir ikilem
sevmezsen eksilirsin
ben olsam onun yerinde
asla kendimi sevmezdim diyen
birbirine yabancı kadınla erkeği
aynı kompartımanda
kondüktöre biletlerini uzatırken
yan yana
hafif sarsıntılarla
omuzlarını birbirlerine vururken
görebilirsin
yolumu kaybederek
kaybettiğim bütün yolları
buldum
ya kaybolurken kendimi bulacaktım
ya aranacak kadar kaybolacaktım
atıp da
dönüp bakmadığım zarlar niyetine
son bir kez okumak isterdim kendimi
parmağımı götürürken dilime
şaşkın bir şövalye gibi
başın eğik
kralına ve tanrına ihanet ederek
eli elinde
şatonun en kör noktasında
kullanılmayan bir depoda
prensesle
işte o an anladım
evrende her şey küçük devinimlerle
yer değiştirir
yer değiştirir
tanrı
kral
prenses
ve
köle
inanın bir kez yer değiştirmeniz yeterlidir
ve her şey
ufak
minik
küçük
yer değiştirir
sadakat
ve
ihanet
yer değiştirir
küçük
küçük
birikerek
tam olarak nerede kaybolduğunuzu
bilemezsiniz
bilseniz de önemsemezsiniz
ve kurtulursunuz prangalarınızdan
nihayet!
kusursuz bir uçurumdur gözleri
tüylerimi ürpertiyor
kıyısında yürürken
o derinliği duyarken nabzımda
dağılıyor kumlar ayağımın altında
dağılıyorum şehrin reklam panolarında
piksel
piksel
bu kadar zor olmamalı
bir insanı sevmek
yolumu kaybederek
kaybettiğim bütün yolları
buldum
ya kaybolurken kendimi bulacaktım
ya aranacak kadar kaybolacaktım
atıp da
dönüp bakmadığım zarlar niyetine
son bir kez anons etmek isterdim
terkedilmiş bir havalimanından
insan ırkından geriye kalan
birileri var mı
diye
bunu sana niye mi anlattım
sanırım laf lafı açsın diye
biliyorsun konuşacak kimse kalmadı
kalsa da önemsemiyorsun
anlamak için dinlemek
tam bir işkence
kimse
kimeseyi bırakmıyor
zamanın akıntısına
sürünerek
düşe kalka
bir gökadadan
başka bir gökadaya
bırakmıyorlar ki gece olsun
ya bir ölüm haberi
ya kapının zili
ya bir teklif
senden söz etmiyorum
ama seninkilere benziyor teklifleri
bir bira içelim misimsi
bir kahve içelim gibi mesela
bugün bendensin gibimsi
ben öderim hesabımsı
tamam kudretin var
tanrısal bir kudret olmasa da
fena sayılmaz
denizi gören bir masada
okkalı bir hesap gelecek
belli
ama dostum, gerçeği söylemek gerekirse
ölü balık gibi bakıyorsun bana
hesabı sen ödemeseydin
kaçardım bu kafeden
uydurma bir özürle
öyle uyduruk bir özür olurdu ki bu
sen bile anlardın ne kadar uyduruk olduğunu
kocanın senden neden kaçtığını
çocuklarının senden nefret ettiğini
-yani sen söylemesen de
bir şeyler var
bir şeyler
akıntıyla gidip duruyor
anlattıklarının tersine-
bazı insanlar vardır
bazı insanlar
konuştukça
içinizi
çürüten
ilk bulduğun benzin istasyonunda
durdurup arabayı
"araban da senin olsun" deyip
kapıyı sertçe vurup
terk edilen.
hala bana o tatlı sert sesiyle
emre yakın
küstah bir dirençle
davranıyordu
oysa ben
otuz iki yıl önce
özgürlüğüne kavuşmuş
bir köleydim
boynumda hala halkanın izi dursa
bile
o anlatıyordu
ama ben
pencerenin önünde dikilen
iki ağacın
çalıların
ve otların
rüzgarda neler konuştuklarını
dinliyordum.
aklım oradaydı
aklım orada
ve bir yerde
ve sakin
sakin
sanki bir başkasıymışım gibi
koydum kendimi
onun yerine.
iki eski dost
efendi
ve
köle
otuz iki yıl önceki gençle
bakışıyoruz
göz göze
otur
biraz daha kal
diyeceğinden emindim
ama sen de anlamışsın
ne o paslı halka
çivisi çıkmış o kazık
hiçbir şey durmuyor
durmuyor yerli yerinde
bir tek değişmeyen
sana karşı öfkem
ve
senin umursamazlığın
keşke bir de yağmur yağsaydı
bir kez olsun bu şehre.
yolumu kaybederek
kaybettiğim bütün yolları
buldum
ya kaybolurken kendimi bulacaktım
ya aranacak kadar kaybolacaktım
atıp da
dönüp bakmadığım zarlar niyetine
son bir kez bakmak isterdim
uyurken yüzüne
ben hiç çocuk olmadım
çocuk olup incir ağacının altında
uyumadım
sihirli küreme bakıp
cebinizdeki son mangıra kadar
soymak için
o loş panayır çadırında
umutlarınızla oynamadım
arada kalmanın ne demek olduğunu
herkesten daha iyi bilir
deniz kızları
ve ben onların seslerine aldanıp
o dalgalı
o köpüklü sulara dalmadım
başkalarıyla kıyaslayıp durmayın beni
yaşlanıp ölmek üzereyim
dostlarımın tabutlarını tek tek
omuzladım
ama insan olmanın en büyük açmazı
bu olsa gerek
dönen para kararsız değildir
ne bir yazı
ne de bir tura
firavun olsan bile
kendin olamadın
yolumu kaybederek
kaybettiğim bütün yolları
buldum
ya kaybolurken kendimi bulacaktım
ya aranacak kadar kaybolacaktım
atıp da
dönüp bakmadığım zarlar niyetine
son bir kez uyumak isterdim huzurla
kıvrılan çarşafın serinliğiyle
şehre gidiyordum
şehre
köhne bir otobüsle
en küçük tümsekte
zıplayıp duruyorduk yolcularla
aynı koltuğun sert yerine
bizimle akıp duruyordu
evler ve sokaklar
o zamanlar bir çocukluktan gençliğe
zincirlerinden kurtulup büyük bir fatih gibi
dayanacaktım duvarlarına
o şehrin
koçbaşı
mancınık
ve kuşatma kuleleriyle
uykuyla uyanıklık arası bir yerde
yaşlı bir kadın oluyordum
elimde şişler
kazak örüyordum
torunlarıma
ölüm
elimle koyduğum bir nottu
bulamıyordum
kanepenin üzerinde
halının altında
ya da
unuttuğum gizli bir bölme
kaçmak hiç içimden gelmiyordu
kalmak ise çürümek için bahane
herkese yer vardır
diye düşünüyordum
kalabalık bir yerde
arabanın altına girdim
sızan bir şeyler var mı
hırıldayan
aşınan
bağırdım çırağıma
yok oğlum!
yok!
bugün de gelmeyeceğim
son söyledikleri çok ağırıma gitti
git karıma
git söyle
gelmeyecekmiş de
gelmeyecekmiş
boş yere bakıp mutfak penceresinden sokağa
her gölgeyi
her kıpırtıyı
ben sanmasın
gelmeyeceğim
gelmeyeceğim
git ona
söyle
geri götür o sefer tasını
gelmeyeceğim
ona
söyle
ne onun enfes sabah kahvaltılarını anımsarım
doğranmış kırmızı domateslerin üstündeki
rasgele fırlatılmış maydanozlarını
tuzlanmış
ve
üstündeki zeytinyağı damlalarını
ne de ekmek banmadan duramadığım
altı üstü mükemmel kızarmış tereyağlı omletlerini
demli çaysa
bilirim kimse onun kadar iyi yapamaz
git ona
git söyle
hiçkimse unutturamaz
bu sabahki
güneş doğmaya yakın
pencereyi açmış
elinde sigarası
"kalktın mı?" derken
o sesindeki
alaycı ve küçümseyici
tavrı
şehre gideceğim otobüsü
tamir ediyormuşum gibi bir his
alnımdan
koltuk altlarımdan
iniyor
ince
ince
yolumu kaybederek
kaybettiğim bütün yolları
buldum
ya kaybolurken kendimi bulacaktım
ya aranacak kadar kaybolacaktım
atıp da
dönüp bakmadığım zarlar niyetine
son bir kez uzanmak isterdim
içimdeki o bahar çimenlerinin üzerine
ağzında ot sapı
ellerin birleşmiş
kafanın altında
bulutlara bakıyorsun
bulutlara bakıyorsun
bulutlara bakıyorsun
kışkırtıcı bir rüzgar
gömleğinin yakasını silkeliyor
bulutlara bakıyorsun
dudağında sinsi bir gülümseme
saçların kaşındırıyor alnını
ama iş çok önemli
bulutlara bakıyorsun
bulutlara bakıyorsun
bulutlara bakıyorsun
bir uğur böceği
büyülüyor rengiyle
öyle küçük ki adımları
sanki seninle bizmiş gibi
küçücük sözcüklerle
sabaha kadar konuşuyoruz
orada olmanın
birisiyle olmanın
sevinciyle
Comments