keşke bir de yağmur yağsaydı bir kez olsun bu şehre

 

yolumu kaybederek

kaybettiğim bütün yolları

buldum 

 

ya kaybolurken kendimi bulacaktım

ya aranacak kadar kaybolacaktım

 

atıp da 

dönüp bakmadığım zarlar niyetine

teşekkür etmek isterdim

yanımdan omuz atarak geçen

öküze 

 

birkaç sözcük

birkaç kaşık

yorgun birkaç adım

ve bir türlü unutamadığımız 

yarım kalmış sözler var

geçmişimizde 

 

hangi kibirli duruş

beni daha iyi tanımlayabilir

hangi küstah biri

beni benden daha iyi

taklit edebilir

yapay bir çiçek gibi

dikilirken

bir alışveriş merkezinin önünde 

 

kalabalık bir mekanda

sanki birilerini ararmış gibi

bütün gözler üzerindeyken 

yüzseksen derece dönerek

çıkış kapısına doğru giderken

bak bu gidiş

bak bu gidiş 

beden dilim şahane

 

bir de beni

benden 

dinleyin 

bir fare gibi

kemirirken zamanın kablolarını

bıkmadan usanmadan 

tekrarlarken antik fikirlerinizi 

kör bir karanlığa gömülecek

adımlarınız

 

dediği gibi kadının

"sonun başlangıcındayız" 

dondurmasını yalarken

kinayeli bir bakışla

"tersine evriliyoruz sanki

örgüdeki düğümlerimiz gevşiyor 

gittikçe" 

 

bir insan

en fazla neyin karşılığıdır

kapıyı açmak için 

kendine çekerken

anahtarı çevirebilmek için

omuz atarken

üst

üste 

 

hala girmek istediğiniz

evler varsa

görmek istediğiniz dostlar 

bak bu da şahane 

bir madalya takabilirim

göğsünüze 

 

parmaklarımın arasında 

iğrenerek tuttuğum şu  mendili

-bir burnuma, bir size bakıp

her an 

düello etmek için

suratınıza vurulabilirim

ama şu an burnumu silmek

bir tercih değil

bence 

 

düello silahını

ve yerini sen seç

dediğin için bin pişman olacaksın 

umum tuvalette

alaturkanın deliğini

tutturmaya çalışırken

bulacaksın kendini

jürilerimiz gök tanrıları olacak 

 

devam et

ve önemseme 

 

ben

benden başka

en az bir ben daha kadar

bir bendim

 

oklavada 

bir türlü açılmayan 

hamur gibi

kendime

bir gidip

bir gelirdim 

 

hiçkimsenin

cesaret edemediği saatlerde

elindeki tepsiyi düşüren bir garson gibi

yapbozdaki son parçayı ararken 

benden daha korkak sokak köpeklerinin

ortasından geçerdim 

 

yolumu kaybederek

kaybettiğim bütün yolları

buldum 

 

ya kaybolurken kendimi bulacaktım

ya aranacak kadar kaybolacaktım

 

atıp da 

dönüp bakmadığım zarlar niyetine

teşekkür etmek isterdim

yanımdan geçen

o sümsük eski halime 

 

 

kaç kere bekleyebilirdim seni

kaç kere üstünü örtebilirdim 

boş bir konserve kutusuna atılan

bir tekme gibi 

kendimden umudunu yitirince 


 

en fazla

bir gece bekçisi olabilirdim

otururken

bakımsız bir parkta 

yarısı kırılmış

bankta 

 

-annem demişti bunu bana

bir bekçi

ve sokak lambasının arkasındaki

ışığı kırpışan yıldızların

karanlığa gömüldüğü o tablo

duruyor hala duvarımda 

 

parlayan bir dolunay vardı

teneke biranın üstünde 

 

öyle güzeldi ki ay

öyle güzeldi ki 

kaldırıp bakamadım

kafamı

 

kaldırıp

gökyüzüne 


 

karanlığa serpiştirilen

yıldızların arasında

bir an yanıp sönen 

dans edercesine savrulan

sarhoşların dağılıp kaybolan

püf çiçeği yeminleri gibi

savrulup gidiyor

içimdekilerle bir an

 

terk etmek

terk eden için de

acıdır

 

devam et

ve

önemseme 

 

her şeyi anlatmalıydım sana

dudaklarım kıpırdadı

ama

ezgisini tutturamadığım 

ölü dillerin sözcüklerine sarılmış

bir  şarkıydı

ağzımdan çıkan 

 

bir yükten kurtulmanın

ferahlatan hali yoktu

yürüyüşümde

 

yarım yamalak bir ayın

gölgesinden ibaret 

kımıldamadan duruyordum 

yeryüzünde


 

benden önce yitenlerin

belki dönerim diye 

işaretlediği bütün renkleri

silercesine

bakıp durdum

bir saatime

bir kutup yıldızına 

 

film başlamadan önce 

ilk önce kim oturacak 

alelade acelecilikle 

gelmeyenlerin yerine 

 

bir sinema salonunda 

otururken 

numaraları aşınmış koltuklara

hem de en önde

benim kaybettiğim yolda bulacaksınız

kendinizi

o kör karanlıkta

koşarken

eliniz yüzünüz çizilecek 

soluk

soluğa 

kan ter içinde 

 

sizin de avucunuzundan kayıp giden kumlarla ilgili

birkaç sorunuz olmuştur

elbet 

 

elbet

insanlık tarihinden

ölerek sıvışabileceğinizi düşündüğünüz

an'lar olacaktır 

başkaları tarafından

kalabalık caddelerde sürüklenirken

 

camekandan dışarıya bakarken

ağzında gevelediğin lokmayı 

evirip çevirirken 

insanlara bakmak gerekiyormuş gibi

bir tür 

sorumluluk bilinciyle 

 

herkesin terk ettiği

bir madenci kasabasında

ölü ya da diri

başına ödül konmuş

şu afişteki kadının baktığı gibi dehşetle

açık pencereden kaçan

kuşu

kaplumbağası

kedisi 

yapıştırılmış fotoğrafları duvarlara

şehrin sokaklarında 

 yırtık bir ilan gibi

 

teneke biranın üstündeki

ay ışığına bakıyordum hala

çalakalem çiziktirilmiş

bir kaderin bekçisi

gibi 

 

 

herkes bir yerlere gitmenin

müptelası olmuş 

atomlarına dağılmış

yayılıyorlar

her yere 

 

tam olmak istemediğim biri 

oldum

tam da buydu 

 

gökyüzüne çivilenmiş

bir uçurtmanın

belli belirsiz

kımıltısıydı

sanki 

sözcükler

 

istediğin kadar kıvır dilini

istediğin kadar büz dudağını

bağırırken

ağzından fırlayan

o tükürüklere 

aldırmadan 

 

anlamak istemiyordum

ya da

duymak


sağır ediyordu

her türlü fısıltı

 

 

seni sevsin diye aldığın

kolyesi

yüzüğü

küpesi 

 

birkaç balık alacak

akvaryumdan biraz büyükçe

bir şehirde 

dip akıntıdan kurtulmak için

vururken kuyruğunu

bir hayalet balık 

bilgeliğiyle 

 

 

insan bu

bir tek içine sindiremediği

kendisi 

 

daha bahçe kapısına

ulaşmadan

bir yabancı oluyoruz 

oysa o

dünyada en sevdiğimiz

şeyin kendisi 


 

daha tuşa basmadan

kaybolup gidiyoruz

sahte bir fotoğraf gülüşü kadar

ya da 

geçmişi olmayan bir tarih kadar

ciddi

ve 

eski 

  

kimi insan 

kaybeder bütün yollarını

yollar bir toz parçası

olana dek 

 

kimi bulunmak için kaybolur

kalabalık bir caddenin köşesinde

kahve içerken 

yanında bir dilim limonlu kek 

 

eksik olmanın anlamını

bir tek o anlar

bir tek o

bir de kedisi

 

tekrarlanılmaktan eprimiş

bir anının

artık kullanılmaz hale gelmiş

kendisi

 

onu düşünürsün

karşıdan karşıya geçerken

ve sonra unutursun

bir şeyler onu anımsatana

dek 

 

yolumu kaybederek

kaybettiğim bütün yolları

buldum 

 

ya kaybolurken kendimi bulacaktım

ya aranacak kadar kaybolacaktım

 

atıp da 

dönüp bakmadığım zarlar niyetine

teşekkür etmek isterdim

yanımdan geçen

yağmacı o barbar sefillere

 

sesler

yüzler

ve soluklanmak için

oturduğunuzda

hemen yanınızda biten

kedilerin akşam karanlığı

gölgeleri 

 

her türlü kaybolmanın 

tanrıçasına sunduğumuz

anlık dalgınlıklar

anımsamak için tekrarlanan 

sözcükler 

 

sanki kaybolmamız için yapılmış

otobandaki tabelalar

işaretler 

 

su yüzeyine çıkmak için

debelenen

omuzlar 

kollar

bacaklar 

 

hangi derinlikte olduğumuzu

gösteren

basınçla yerinden fırlayan 

perçinler 

 vidalar

 

periskopta

bir an

bu terk edilmiş kalabalıkta 

soluklanmayı unutturan

vitrine adanmış

rengarenk sefaletimizin

yansımaları 

 

benden kalan 

bu yıkıntıdan

bu sikkedeki

adamın yüzünü anımsayan

biri var mı

 

yolumu kaybederek

kaybettiğim bütün yolları

buldum 

 

ya kaybolurken kendimi bulacaktım

ya aranacak kadar kaybolacaktım

 

atıp da 

dönüp bakmadığım zarlar niyetine

teşekkür etmek isterdim

yanımdan geçen

o çocuğun gülüşüne 

 

bir ressam

bir berber

ve bir çaycı 

 

herkes gibi biri olmak

ne acı 

 

hiçkimse görmeyecek

şu buzda dans edercesine

yavaş yavaş sürüdüğüm 

hüzünlü 

adımlarımı 

 

büyümek için gezdiğim

kasabanın

eğri büğrü evleri

cesaretlerini kanıtlamak için

köprüden nehre atlayıp

bir daha o sudan

çıkmayan çocukların

o muhteşem cesaretleriyle uyuşmayan

şişmiş 

kolları

bacakları

yüzleri 

 

nereden bilebilirdim

sonsuzluk için

kaç saat lazım 

ya da 

kaybolmak için

kaç adım 

 

 

o

efsanevi şehri bulabilmek için

insanın 

kendi karanlık  ormanında

elinde meşaleyle

kaç kez kaybolması gerek 

 

 

inanın

saymadım 

 

bir ömre kaç insan sığdırılır 

ya da 

seni düşününce

içim kaç derece ısınır 

 

yolumu kaybederek

kaybettiğim bütün yolları

buldum 

 

ya kaybolurken kendimi bulacaktım

ya aranacak kadar kaybolacaktım

 

atıp da 

dönüp bakmadığım zarlar niyetine

teşekkür etmek isterdim

yanımdan geçen

gemilere 

 

seni terk ettiğinde

ne değişti diye sormuştun kendine

ne değişti de paslanmış bir çıpa gibi

duruyorum bu şehirde

 

gri bir gökyüzü

ve enfes bir rüzgar

silkeliyordu

gemileri

 

bir pasaja girmenin serinliğiyle

kımıldıyordu 

kasılıyordu şehir

sanki seni ilk kez görmenin verdiği

bir esenlikle 

 

seni terk ettiğinde

ne değişti diye sormuştun kendine

ne değişti de bir yabancı gibi

bakıyordun aynada

kendine 

 

yolumu kaybederek

kaybettiğim bütün yolları

buldum 

 

ya kaybolurken kendimi bulacaktım

ya aranacak kadar kaybolacaktım

 

atıp da 

dönüp bakmadığım zarlar niyetine

teşekkür etmek isterdim

yanımdan geçenlere 

 

çivit mavisi bulutlar gerinerek

çayırların üstünde hafifçe süzülüyordu

zor bir öğleden sonra

eşe dosta

aynı şeyleri anlatmaktan yorulmuş 

camdan yansıyan yüzüme

dişimdeki kırıklarla

poz vermek için

bir an

gülüyordum

 

ne utanç verici

diyor yan masadaki kadınlardan biri diğerine

ne utanç verici 

 

kırbacını indirmeden önce

o vurucu an'ı

içine

sindire

sindire 

birkaç saniye daha

fazladan bekliyor

o vurucu an için

bir avcının ışıldayan gözleriyle

 

vitrindeki yansımamdan

geçmişteki kendime

yorgunluktan içi geçmiş 

bir türlü aydınlatılamayan

bir lokantanın içinde

şehrin sindirim organının

içinde

bakıyordum aldırmadan

aldırmadan

kendime 

 

bu belki de senden önceki son durağım

yani son duraktan sonraki son durağım

nefes almak için pencereyi sonuna kadar açan

sonra da o pencereden

o balkondan düşen kadınlara bakıp

aslında yerçekimi diye bir şey yok diyerek

düşük bütçeli bir hayatın

yorumunu yapan

didaktik bir adamın  

parmaklarındaki gergin

kımıltıları seyrederek

zaman geçiren insanların an'larından

sonsuzluğun 

yaratıldığını sanacak insan 

 

yolumu kaybederek

kaybettiğim bütün yolları

buldum 

 

ya kaybolurken kendimi bulacaktım

ya aranacak kadar kaybolacaktım

 

atıp da 

dönüp bakmadığım zarlar niyetine

teşekkür etmek isterdim

yanımdan geçen

kuşatma kulesini itekleyen

çamura bulanmış askerlere 

 

kraldan haberin var mı diye sordu

yandaki kadın

arkamdaki yaşlı bunağa

kraldan haberin var mı

- önemsemedi beni 

umursamadı çatık kaşlarımı

 

kraldan dedim

kraldan haberin var mı

 

- beni kral sandı galiba

ya da krallığımı gömebilmek için bir rüyanın içine

görkemli bir gürültüyle gömebilmek için

kulağıma kızgın yağ dökemeye yeltenen

askerler tarafından yakalanmış

bir casusun çaresizliğiyle

çadırımın içine sürüklenirken

kurtulmaya çalışıyordum 

hala

ısrarla

tıslayan bir yılan niyetiyle

 

hey sana söylüyorum yaşlı bunak

kraldan haberin var mı

kraldan dedim

kraldan

 

-dudaklarını neredeyse 

bir uzay mekiği gibi

kenetlenmek için

gözleriminin içine sokacak 

 

pencereden silkelenen sofra örtüsü gibi

şiddetle sarsılarak

sağıma soluma çarparak

ayağa kalktım

 

parmaklarımın arasındaki

sikkedeki adama baktım 

 

Öfkeyle uyanıp

bir insan bir uykudan nasıl uyanır

şimdi birazdan görürsünüz

deyip

tekrar aynı rüyaya

gömüldüm 

 

dile getirilmesi

cezalandırılmayı gerektiren 

bir sır da olsa

kulaktan kulağa yayılan

o pis kokunun her yana yayılması

inanın çok sürmez

 

ölü bir kral

tahtırevanda o kadar uzun süre

savaş alanında

kazığa geçirilmiş bir kabak gibi

gezdirilmez. 


 

rasathanedeki yıldızlara heyecanla bakan

bir müneccim gibi

üçer beşer basamaklardan

aşağı sıçrayarak 

sarnıçta tavandan düşen bir damla kadar umursamaz

kendi içimde bir an çınladım 

 

biri bana söylesin

hiçbir zaman toprağa ihtiyacım olmadı

ne de bir süvariye

güdecek koyunlar da istemedim

 

resmederek 

yaymayın şu rezilliğimizi

kahramanlık öyküleriyle 

 

ne satacak peynirim var

ne güdecek davarım

 

tacirlik

çobanlık

bir küfürdür  

kendine 

 

ama biri bana söylesin

bir köle 

paralı bir asker 

asil bir şövalyeyken öldürdüğüm

zamanları hatırlayınca

bir söğüdün gölgesinde

 

 

kuşattığım kentleri

yağmalarken 

 

kaç kez kraldım 

uyurken

bir söğüdün gölgesinde

 

daha ne kadar

kral kalacaktım

iğneyle dikerken bir soluğumu

diğerine 

 

bir yapraklık canı varmış insanın

o da düşüyor

döne

döne 

geçmişten geleceğe 

 

yolumu kaybederek

kaybettiğim bütün yolları

buldum 

 

ya kaybolurken kendimi bulacaktım

ya aranacak kadar kaybolacaktım

 

atıp da 

dönüp bakmadığım zarlar niyetine

teşekkür etmek isterdim

yanımdan omuz atarak geçen

ölü dostlarımdan birinin

harika gülüşüne

 

benimse hiç bilmediğim bir nehirdi gözleri

benim bile görmediğim  

bir derinlikte

uyduruk

yarısı boş

büyülü sözcüklerle

çekiyordu dev bir yaratığı

elindeki

kamış oltayla 

engin suların serinliğinden

kum tanelerinin bile kımıldamaya cesaret edemediği

sıcaklıktaki bir çöle 

 

kadın

hala 

ciddi ciddi anlatıyor

seçtiği her sözcük

ipek kadar yumuşak

kestiğini bile anlamıyorsun

inandırıyor seni

fısıltısıyla 

 

bak!

diyor

bak!

evren bu 

dönüp duran

patlayıp yok olan

yoklukta var olan

avucumdan eksilip 

avucumdan taşıp

tekrar avucuma dolan 

kimi insan

kusar kendini

tutmaz

kaç kat da

vursan 

 

sen

sen

ol

 

bırak rüzgar seçsin gideceği yeri

ağaçlar 

dağlar

göller olmasa

arabaların farları

yıldızlar olmasa

insan

nereden bilecek gittiğini 

 

gitmenin bir bedeli olduğunu

nereden bilecek

 

nereden bilecek

kalmanın

gidene kılavuzluk

edeceğini

 

kal

ve ödet onlara

 

her hücrelerinde hissetsinler

geçiştirilmenin ne demek olduğunu 

 

ödet onlara

var olmanın

bu ağır 

bedelini 

 

yolumu kaybederek

kaybettiğim bütün yolları

buldum 

 

ya kaybolurken kendimi bulacaktım

ya aranacak kadar kaybolacaktım

 

atıp da 

dönüp bakmadığım zarlar niyetine

teşekkür etmek isterdim

sabah markete deyip de

bir daha evine dönmeyenlere 

 

gecenin bu saatinde

seni aradığım için

bir telefon kulübesinden

yıldızlar ve rüzgarla savrulan

eğri büğrü evlerin içinden sızan

ışıkların

ve sokak lambalarının 

o imkansız başı dik duruşuyla

gittikçe daha da belirsizleşen

bir kasaba bakımsızlığını

ve terkedilmişlikten ibaret 

tamirhanelerin

son müşterisi gitmiş

birahanelerin

güneşten rengi atmış tabelalarına bakarken

sana bir şeyler söyleyebilmenin

verdiği cesaretle

 

bir telefon kulübesinden bakıyordum

evrene 

 

yörüngesine oturamayan bir uydu gibi

biraz savrularak

biraz yalpalyarak

 

hala polenler gibi çıkıyor ağzından

sözcükler

 

burgaç olmuş

geçmiş ve gelecek

savrulup duruyor yıldızlar 

döne

döne 

 

yolumu kaybederek

kaybettiğim bütün yolları

buldum 

 

ya kaybolurken kendimi bulacaktım

ya aranacak kadar kaybolacaktım

 

atıp da 

dönüp bakmadığım zarlar niyetine

son bir kez görmek isterdim

gözümün ucundan geçen

buharlı lokomotiflere 

 

ne kadar çok şey taşır insan

ne çok şey taşır

geçmiş geleceğe

birlikte yaşadığı

yabancılarla 

 

oysa günler

birbirlerine benzese de 

pazar

salı gibi değildir mesela

mesela salı gibi durmaz

cuma

 

değişmez bir ilke gibi durur

insan

kargaşanın ortasında 

 

biri diğerini tamamlar gibidir

herkes diğerinin eksik parçasıymış gibi 

bakışır

kompartımanlarda

peronlarda

şehrin meydanlarında

 

bakışıyoruz

bir rüzgar esse de

savrulup gitsek

şehrin sokaklarında 

 

kayıp parça 

aslında

senden başkası değildir

 

senden başkası değildir

bir avuç altın için

akan nehri zehirleyip

o altını soğuk bir birayla

takas eden 

 

senden başkası değildir

tuvaletleri temizlerken

tuvalet halkları tarafından görmezden gelinip

bir hayalet olduğunu onaylarcasına

"afedersiniz

afedersiniz"

derken

göz göze gelinmekten çekinilen. 

 

biraz daha kal

ne olur gitme

derken içinden

dilinde seni bile şaşkına çeviren

"gider misin?" cümlesi

karanlığı aydınlatan bir havai fişek gibi

önünü aydınlatan bir umuda dönüşüverir 

nerede kaybolduğunu 

artık bilirsin


bu da başka bir ikilem

sevmezsen eksilirsin

 

ben olsam onun yerinde

asla kendimi sevmezdim diyen

birbirine yabancı kadınla erkeği

aynı kompartımanda

kondüktöre biletlerini uzatırken

yan yana 

hafif sarsıntılarla

omuzlarını birbirlerine vururken 

görebilirsin

 

yolumu kaybederek

kaybettiğim bütün yolları

buldum 

 

ya kaybolurken kendimi bulacaktım

ya aranacak kadar kaybolacaktım

 

atıp da 

dönüp bakmadığım zarlar niyetine

son bir kez okumak isterdim kendimi

parmağımı götürürken dilime 

 

şaşkın bir şövalye gibi

başın eğik

kralına ve tanrına ihanet ederek

eli elinde

şatonun en kör noktasında

kullanılmayan bir depoda

prensesle 

 

işte o an anladım

evrende her şey küçük devinimlerle

yer değiştirir

 

yer değiştirir

tanrı

kral

prenses

ve 

köle

 

inanın bir kez yer değiştirmeniz yeterlidir

ve her şey

ufak

minik

küçük

yer değiştirir

 

sadakat

ve

ihanet

 

yer değiştirir

küçük

küçük

birikerek

 

tam olarak nerede kaybolduğunuzu

bilemezsiniz

bilseniz de önemsemezsiniz

 

ve kurtulursunuz prangalarınızdan

nihayet!

 

kusursuz bir uçurumdur gözleri

tüylerimi ürpertiyor

kıyısında yürürken

o derinliği duyarken nabzımda 

dağılıyor kumlar ayağımın altında

dağılıyorum şehrin reklam panolarında

piksel

piksel 

 

bu kadar zor olmamalı

bir insanı sevmek 

 

yolumu kaybederek

kaybettiğim bütün yolları

buldum 

 

ya kaybolurken kendimi bulacaktım

ya aranacak kadar kaybolacaktım

 

atıp da 

dönüp bakmadığım zarlar niyetine

son bir kez anons etmek isterdim

terkedilmiş bir havalimanından 

insan ırkından geriye kalan

birileri var mı

diye 

 

bunu sana niye mi anlattım

sanırım laf lafı açsın diye

biliyorsun konuşacak kimse kalmadı

kalsa da önemsemiyorsun

anlamak için dinlemek 

tam bir işkence

 

kimse

kimeseyi bırakmıyor

zamanın akıntısına 

 

sürünerek

düşe kalka

bir gökadadan

başka bir gökadaya

 

bırakmıyorlar ki gece olsun 

 

ya bir ölüm haberi

ya kapının zili 

ya bir teklif

senden söz etmiyorum

ama seninkilere benziyor teklifleri

bir bira içelim misimsi

bir kahve içelim gibi mesela

bugün bendensin gibimsi

ben öderim hesabımsı

 

tamam kudretin var

tanrısal bir kudret olmasa da

fena sayılmaz

denizi gören bir masada

okkalı bir hesap gelecek

belli 

ama dostum, gerçeği söylemek gerekirse

ölü balık gibi bakıyorsun bana

hesabı sen ödemeseydin

kaçardım bu kafeden

uydurma bir özürle

öyle uyduruk bir özür olurdu ki bu

sen bile anlardın ne kadar uyduruk olduğunu

kocanın senden neden kaçtığını

çocuklarının senden nefret ettiğini

-yani sen söylemesen de

bir şeyler var

bir şeyler

akıntıyla gidip duruyor

anlattıklarının tersine- 

 

bazı insanlar vardır

bazı insanlar

konuştukça 

içinizi

çürüten 

 

ilk bulduğun benzin istasyonunda

durdurup arabayı

"araban da senin olsun" deyip

kapıyı sertçe vurup 

terk edilen. 

 

hala bana o tatlı sert sesiyle

emre yakın

küstah bir dirençle

davranıyordu

oysa ben

otuz iki yıl önce

özgürlüğüne kavuşmuş

bir köleydim 

 

boynumda hala halkanın izi dursa

bile 

 

o anlatıyordu

ama ben

pencerenin önünde dikilen

iki ağacın

çalıların

ve otların

rüzgarda neler konuştuklarını

dinliyordum.

aklım oradaydı

aklım orada

ve bir yerde

ve sakin

sakin

sanki bir başkasıymışım gibi

koydum kendimi

onun yerine.

 

iki eski dost

 

efendi

ve

köle 

 

otuz iki yıl önceki gençle

bakışıyoruz

göz göze 

 

otur

biraz daha kal

diyeceğinden emindim

ama sen de anlamışsın

ne o paslı halka

çivisi çıkmış o kazık

hiçbir şey durmuyor

durmuyor yerli yerinde

 

bir tek değişmeyen

sana karşı öfkem

ve

senin umursamazlığın 

 

 

keşke bir de yağmur yağsaydı

bir kez olsun bu şehre. 

 

yolumu kaybederek

kaybettiğim bütün yolları

buldum 

 

ya kaybolurken kendimi bulacaktım

ya aranacak kadar kaybolacaktım

 

atıp da 

dönüp bakmadığım zarlar niyetine

son bir kez bakmak isterdim

uyurken yüzüne

 

ben hiç çocuk olmadım

çocuk olup incir ağacının altında

uyumadım 

 

sihirli küreme bakıp

cebinizdeki son mangıra kadar

soymak için

o loş panayır çadırında

umutlarınızla oynamadım

 

arada kalmanın ne demek olduğunu

herkesten daha iyi bilir

deniz kızları 

ve ben onların seslerine aldanıp

o dalgalı 

o köpüklü sulara dalmadım 

 

başkalarıyla kıyaslayıp durmayın beni

 

yaşlanıp ölmek üzereyim

dostlarımın tabutlarını tek tek

omuzladım

ama insan olmanın en büyük açmazı

bu olsa gerek 

dönen para kararsız değildir 

ne bir yazı

ne de bir tura 

firavun olsan bile 

kendin olamadın 

 

yolumu kaybederek

kaybettiğim bütün yolları

buldum 

 

ya kaybolurken kendimi bulacaktım

ya aranacak kadar kaybolacaktım

 

atıp da 

dönüp bakmadığım zarlar niyetine

son bir kez uyumak isterdim huzurla

kıvrılan çarşafın serinliğiyle 

 

şehre gidiyordum

şehre

köhne bir otobüsle

en küçük tümsekte

zıplayıp duruyorduk yolcularla

aynı koltuğun sert yerine

 

bizimle akıp duruyordu

evler ve sokaklar 

 

o zamanlar bir çocukluktan gençliğe

zincirlerinden kurtulup büyük bir fatih gibi

dayanacaktım duvarlarına

o şehrin 

koçbaşı

mancınık

ve kuşatma kuleleriyle

 

uykuyla uyanıklık arası bir yerde

yaşlı bir kadın oluyordum

elimde şişler 

kazak örüyordum

torunlarıma

 

ölüm

elimle koyduğum bir nottu

bulamıyordum

kanepenin üzerinde

halının altında

ya da

unuttuğum gizli bir bölme

 

kaçmak hiç içimden  gelmiyordu

kalmak ise çürümek için bahane

herkese yer vardır

diye düşünüyordum 

kalabalık bir yerde

 

arabanın altına girdim

sızan bir şeyler var mı

hırıldayan

aşınan 

 

bağırdım çırağıma

 

yok oğlum!

yok!

bugün de gelmeyeceğim

son söyledikleri çok ağırıma gitti

git karıma

git söyle

gelmeyecekmiş de

gelmeyecekmiş

boş yere bakıp mutfak penceresinden sokağa

her gölgeyi

her kıpırtıyı

ben sanmasın

gelmeyeceğim

gelmeyeceğim

 

git ona

söyle

 

geri götür o sefer tasını 

 

gelmeyeceğim

ona

söyle 

 

ne onun enfes sabah kahvaltılarını anımsarım

doğranmış kırmızı domateslerin üstündeki

rasgele fırlatılmış maydanozlarını 

tuzlanmış

ve

üstündeki zeytinyağı damlalarını 

 

ne de ekmek banmadan duramadığım 

altı üstü mükemmel kızarmış tereyağlı omletlerini

 

demli çaysa

bilirim kimse onun kadar iyi yapamaz 

 

git ona 

git söyle

 

hiçkimse unutturamaz

bu sabahki

güneş doğmaya yakın

pencereyi açmış

elinde sigarası

"kalktın mı?" derken

o sesindeki

alaycı ve küçümseyici 

tavrı 

 

şehre gideceğim otobüsü

tamir ediyormuşum gibi bir his

alnımdan

koltuk altlarımdan

iniyor

ince

ince 

 

yolumu kaybederek

kaybettiğim bütün yolları

buldum 

 

ya kaybolurken kendimi bulacaktım

ya aranacak kadar kaybolacaktım

 

atıp da 

dönüp bakmadığım zarlar niyetine

son bir kez uzanmak isterdim 

içimdeki o bahar çimenlerinin üzerine

 

ağzında ot sapı

ellerin birleşmiş 

kafanın altında

bulutlara bakıyorsun

bulutlara bakıyorsun

bulutlara bakıyorsun

 

kışkırtıcı bir rüzgar

gömleğinin yakasını silkeliyor

bulutlara bakıyorsun

dudağında sinsi bir gülümseme

 

saçların kaşındırıyor alnını

ama iş çok önemli

bulutlara bakıyorsun

bulutlara bakıyorsun

bulutlara bakıyorsun

 

bir uğur böceği 

büyülüyor rengiyle

öyle küçük ki adımları

sanki seninle bizmiş gibi

küçücük sözcüklerle

sabaha kadar konuşuyoruz

orada olmanın

birisiyle olmanın

sevinciyle

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

 

 

 

 

 

 

 


 

 

 


 

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


 

 


 

Comments

Popular Posts