müdürüm

 

müdürüm

barın arkasında


iyi adam da birdir

kötü adam da


talihsiz kadınlar

ve sakızları

aynı pervasızlıkla

çiğnenir

çığlık

çığlığa


kırılan şişeler

bardaklar

bir sergiden izlenimler gibidir 

dokunabilirsiniz


kurşunlara


çığlıklara

 

herkes ve her şey 

kaybolmak için

kendisine bir delik ararken


sanki sonsuzluk bir an'dır

paramparça bir yapbozun mantığını 

parmaklarıyla

anlamaya çalışan

göğsünü tutan şu adam

merak eder 

"nasıl bana ait olabilir göğsümdeki

bu delik?"


barmaidin alnından

kıpırtısız gözlerine sızan kan

durmak için daha hızlı kanıyor gibidir

son bir seğirmeyle

son bir bakıştan

dünyaya usulca bırakılan


 

hangimiz korkak

hangimiz kahraman

caddedeki bütün ulysses'lerin

gidişine bakıyordu

simsiyah bir kedi

pencereden evrene karşı

dimdik ve tek başına 

duran

 

muhabbetleri sağlam ve samimi

delik deşik iki tip

ve omuz omuza 

donuk gözlerinin üstünde 

sürekli zıplayan bir sinek

sanki en yakın dostunun kulağına

mahrem bir şeyler fısıldarmış gibi

dudağı öylesine donup kıvrık kalan

 

müdürüm

bir çocukluk anısı kadar yakın

dokuz yaşında  yıldızlara attığım taşı

yıllar geçti hala tutamadım

karanlık bir ormanın dehlizinde

kurtlar ve kar

baykuşlar ve fırtınalar

yarım kalmış

bayat bir pizza kadar 

sıkıcı bir dizinin repliğini

tekrarlayıp durdu

film şeridimden geçen insanlar

 

kirli yeşil bir masanın üstünde duruyor

bir papaz 

bir kız 

bir vale

geçiştirilmiş zamanlar için fal açıyor

kadınlar

dönmeyen sevgililerini getirme

niyetiyle

 

oysa ben

dalgalanmak isterdim

isli bir sanayi şehrinin

daracık evlerinin avluya açıldığı

çamaşırlıktaki iplerde

bembeyaz bir gömlek gibi 


karda kayan kızak

yokuş aşağı hızlanan bir bisiklet

soğuk ve rüzgar

saçlarımı okşuyordu

resmettiğim tanrıların

arkasından ittiriyordum

üç tekerlekli bisikleti

çocukluğumun

kahkahaları arasında

yok olacak kadar

 

kim ki kendini yontacak kadar

kendine taparsa eğer

yorgunluk ve çamur

is ve ateş 

kan ve ter

yuvarlanan zarın üstünde

okunamayacak kadar aşınmış

bir keder

gösterecek şehrin bütün yollarını

kaybolacak kadar

 

müdürüm

kimse kalmamış gibi senden sonra

bir balina avına gider gibi giderdik seninle

takım taklavat

uyduruk bir barajın kıyısına 

 

mangaldaki dumanla

tavuk kanadıyla

yanında efendime söyleyeyim

çoban salatası

rakı ve sigarayla

işaret yollardık

diğer uygarlıklara

 

sen mağrur bir kaptan gibi

bir ayağın kütüğün üstünde

gözlerin ufka doğru bakarken

anlatırdın şöyle

 

istanbul hanımefendisi iki kadın

yürürlerken dünyanın en ünlü 

en zarif

caddesinin köşesinde

dimdik gururla duran

asil bir ingiliz aristokratı

burnu kadar kalkık bir kibirle

ve neredeyse üst dudağı oynamadan 

"şunu gördün mü kız fikriye?"

deyip basmış boş bir kasanın üstüne

ve atmış kendini çöp konteynırının

o dayanılmaz merak cennetine.

 

kibirleri ve rujları

merakları ve ruhları 

bir yaz gecesi

pencerene kafasını uzatıp

yan apartmandaki şuh kadınları soran

yetmiş dört numara burası mı abi? 

diyen delikanlının arkasında duran

parmağınla gösterdiğin o kuyruğun

belli belirsiz hatları 


müdürüm

her şeyin bir an parlayıp söndüğü

şehirleri karanlık bir ormanın örttüğü

bir tek kedilerden

bir tek köpeklerden

bir de kargalardan

haber alabildiğimiz bu siste

karanlığın kapısında  

her şeyin kötüye yorulduğu

bu kahve falında

şöyle yazacak

 

"aradığınız kişiye şimdi ulaşılamıyor

ulaşılsa da seni kim takar!"

 

kör karanlık

su

ateş

ve toprak

 

torpido    gözünde değilse çakmak

bazen

hiçbir şeye yaramıyor

çekmeyen bir telefonla

başkalarını aramak.




 

Comments

Popular Posts