gecikmiş kadınların gölgesi

 

Çok insan tanıdım, bu yüzden iyi bilirim

Kaç parçadan oluşur bir fikir ve bir fikirde kaç kadın vardır

Ama kadınlardan açılmışken konu

Anlatayım size, anlatayım kadınlardan oluşan

Şu kış gecesinin közlerinde biriktirdiğim kokuyu

 

Kadınlık durumundan başlayayım

Şu zarif taş çağından kalma yabanıl birikintilerden

Birikintilerde yeşeren bitkilerin dengesinden

 

Bakmakla biriktirilir mi bunca insan

Bakarken yuvarlanan anıların yumağından?

 

Ama bir kadınsa ağzımızda bunca çiçek açan

Beklemekse, aramızdaki bunca kelimenin adı

Savaşan onca kahraman

Süt ağızdan şehvet ağza arızalanan

Kılıç, hançer ve çıplak ellerimizde çırpınan

Onca kadın, onca çığlık odalarda savrulan

 

Sahi, hangi yürek bekler sevgilisinin üstündeki

Kan akan aşkının dudağında yuvalanan son

Sözcüklerin dehşetinde çırpındıkça

İniltinin kemirdiği

Bir aşkın geleceğini

 

Kim bekler sevgilisini birkaç saatten sonra?

(Mezarlıklar bekleyen aşıklarla dolardı bu dediğim olmasa!)

Hmmm...kim bekler sahi?

 

Ama kadınlardan açılmışken konu

Ve bir daha hiç kapanmayacakken

Sinema afişlerinden

Sokaklara

Bir

Bir

Dökülürlerken.

Kıskançlık

Aldatma

Gözyaşı

Cinayet mahalinden sallanan bir kol gibi

Canlı yayında gülen bir çocuk kameralara

 

Anlatmalıyım size

anlatmalıyım

Çarıktan  çizmeye uzanan

Külotlu çorapların sutyensiz asriliğinde

Dalgalanan şampuanlı saçlardan fışkıran

Teşhirin mayasını

 

Eğer büfeciyse

Bir kibrit verip yerine para alıyorsa

Ve aldığını bile fark etmiyorsa

Siz ne söylerseniz söyleyin

Yanıtı hiç değişmiyorsa

Yarın buluşalım, teklifinize

“Erken, birkaç yüzyıl geçsin, sonra” diyorsa

Dağılıp bozuk paralar gibi şıngırdayarak cam tezgahın üstünde

Artık dönmez diye beklediğiniz para hala dönerken

Uygarlık dediğimiz bunca gürültü ardınızdaki caddeyi kalabalığa boğuyorsa

 

O şimdi bir bujiteridedir

Kadınlara kadınlık satar

Bir rujdan kemik bir saç tokasına

Alımlı ve baştan çıkmaya dünden razıdır bakışları

Ama hayran olunacak bir patron var aranızda

Size eskimiş, pörsümüş dostluğunu satar

Dostlukla ne yapılırsa?

 

Sizinle ev haliyle gülüşmektedir

Patronu gelince

Kapatır rujunun kalın dudaklarını

Boynunda kalın halkalı kolyesi

İskelede duran serüvenlere açık bir tekne

Her harekette kadınca dalgalanan

Dalgalandıkça kıvamını bulan

 

Ah o kadınlar!

Gölgelerini bile seven o kadınlar!

 

Şimdi birahanede bir garson

Ve geçici bir çirkinliğe sahip

Saldırırken tüm kurbağalara

Teker teker öpüp

Fırlattığı duvarın dibinde yüzlerce ölü kurbağa

“Bu da değil!” derken hırsla

Ve iki gün sonra

Telefon açıp yalnızlığınıza

“İki gündür gelmiyorsun.” derken sorumsuz sevgilisini azarlar havasında

öpülmemiş bir kurbağa gibi vraklarken her bir mazeretin arkasında

 

ah o kadınlar!

 

 

 

Kimi burnuna değdirirdi dilini, kimi çıtlatırdı parmaklarını tam bir seferde yirmiden fazla

Kimileri de utanmasızca girerdi uyluklarına gecenin

Herkes yerini uzun süre bilemezdi

Beklemezdi bu son olsun, diye bir erkekten bir kadına

Ahlamaların vahlamaların ağızdan ağıza bir sürü mercan

 

Borca konuşuyor olsam da

Bir rehinciden bir notere

Bir bildiğim vardı belki, bunca yıldan sonra

 

Ama onu gördüğümde, anladım ki, kimileri bendim

Kendisine has utangaçlığıyla seslenir ağzında kuytuları beklemenin

 

Ben o zamanlar kelebekler beklerdim diz boyu tarlalarda biraz ekin

Ve çok beklerdim kendimi kimi zaman

Ağlarında çırpınırken kelebeklerin,

Çözülüp dağılırdı kanatlarımda uzun yolculukların

Çocukların dağıldığı uykularda

 

 

Çok insan tanıdım, bu yüzden iyi bilirim

Kimileri öyle durur ve kalır ölene kadar

Kimileri kırar kemiklerini geleceğin

Katlanamaz ikiden fazla insana

 

Oysa ben

Beklemeyi kendine öğretenlerdenim

Çok geçmiştir gözümün ucundan gecikmiş kadınlar

Porselenlerini onlardan daha iyi şıngırdatmasını da bilirim

 

Ciddiye alırım hayatı gişelerden başlayıp ve turnikelerden biraz ötede

Vapurların marketlerin metroların olduğunu bilirim

Dedim ya, her şey birkaç adım ötemizde

Ehil bir köpek gibi gündüzün kapılarını zorlayan geceyi beklerim

 

Bu bir duruştur ve herkes biraz bundan alır

Alır ve koyar bir kavanozdan bir kovaya

Çocuklar hınca hınç bağırır, çünkü bulmuşlardır ve sonra...

Ve sonra sıkılıp unuturlar fırlatıp

Kaybolacak eşyalar diyarına

 

Dedim ki sana: “Kaybolmadan da durabilir eşyalar; iyi istiflerlersen diğer eşyaların yanında”

Kırılıp baktın, oysa istiflememiştim seni anılarımın tozlu ambarında

Çünkü sen böcekleri sevmezdin...böcekleri ve ağlarında içi boş savrulan kelebekleri

Hijyenik lavaboların parladığı mutfağın alacakaranlık uykusunda bir reklam

Işıtıyor karanlık yanının öte yakasındaki şehrin soğuk ve tenha bulvarlarında

Son kış rüzgarının hafifçe eğilerek sana bakarken geçiştirdiği bir şehrin bez afişlerini

Üst geçitlerin üstüne yapıştırılan afişlerin yıpranmışlığı var dudaklarımızda

 

Kaç kez ayrılabilirdik böyle?

Kaç kez sevişebilirdik diz üstü ekinlerin

Akşam üstü rüzgarıyla üstümüzde savrulduğu

Tenha bir ilkbaharın tenine bulanıp tane tane.

 

Ameliyat masasında kalan bir kol gibi duruyor

Öylesine bağımsız

Ve öylesine çıplak

Yol kenarına bıraktığım araba

Pantolonumdan fırlamış bir cüzdan

Göbeğinde bir karınca

Sutyenin saçlarının arasında

Bakıyorsun bana

Bakıyorsun tamamlanmış bir hüzün gibi

Varlıkla yokluk arasında

 

Hangisi öncedir pek söyleyemem

Öncesi hangisidir, sonrası hangisi

Kabuk değiştirir gibi bir öğle...ağaç kışkırtmıştır kuşu tünesin diye

Hangisidir sonrası, hangisidir hiç olmayan

Başım dallara takılı  o en uç dalların tepesinde

Devrilircesine bir gökyüzü ve çarpıp bir “Çimenlere basmayalım” tabelası titrerken hendekte

Gecikmiş kadınların ince çorapları kaçar gitmenin unutulduğu yerlerde

Kim savunur kadınların eteklerini rüzgara karşı ve kim avutur kum kalelerin içi boş odalarındaki erkek atığı hüzünleri

 

Sinema salonlarına düşen yıpranmış kelebeklerin çırpınışlarını da iyi bilirim

Büfeden başlayıp tuvalete sürüklenen seçkin hüzünleri de

 

Duruştan duruşa ayak değiştiren kadınların bakımlı bekleyişleri

Kadınların ayakkabısından çıkan  çıplak parmaklarına geçer

Son bulur karanlıkta fısıltıya dönüşen gecikmeler sarışın bir kellede

 

Oysa demiştim sana: “Hala gecikiyorsun; gölgeni yanına almayı unutma!”

 

Gölgelerimi karıştırıyorum, diyerek geçiştirmiştin öğleyi kirli bir yatakta

 

Olgun muydun, yoksa çürümüş bir elma mıydın pek seçemedim

Bir avludan geçip bir çiti aşarcasına onca insan

Beklemenin verdiği değerleri bilerken gül kurusu bir öfke

“Bak! Şunu da yaz. Beklerken koca bir ağza dönüşür halklar”

 

“Senin etinden neler yaparlar erkekler

Ve ne kadar sıvı akar bir sevişmeden sonra

Toplamında alkol ziraatı çocukların sektiği”

 

“Ah!” dedi “Kış eniği! Korktuğun için anlayamadın oyunun gösterdiğini! Tanrı olmaksa dileğin, burada herkes tanrı. Kapat artık ağzım dediğin şu eğri çalan gediği!”

 

Sustuk mu küstük mü tam bilemedim

Ezbere bir öfke gibiydi; öfkesini sevemedim

Televizyonu kapattım, sonra dayanamayıp sessizliğe

tekrar açtım,

radyoyu açtım

gazeteyi açtım

Sıkıntıyla paketlenmiş coğrafyasız bir demet

 

Kaçıyordu insanlar biz bir yere gitsek

Kibarca reddediliyorduk bölük pörçük

Kovulmadığımız ev kalmadı

“Acaba bir eve mi yerleşsek?”

 

Uygun bir gözyaşıydı sıkıntıyla burkulmuş

Tecavüze yeltenen balık etinde bir elma

Kitap okumayı beceremem ama, kitap gibi bir cümle ağzında:

“Kadınlar beklemeyi bildikleri için aldatırlar”

 

Bıkmış mıydım kusmuş muydum tam bilemedim

“Bunlar kadın dergileri için uydurulmuş sözler,” dedim

Bıraktı üstüme üstünde ne varsa; kızıp tartaklar diye beklerken

Oyuncağını bulmuş gibi kısa sevinç çığlıklarını boşaltıverdi.

 

Gecikmeler son bulsa diye, saatlere yalvaran bu bakış niye?

Sen hiç bende kendini çözmedin, öyleyse bu dağınıklık niye?

Kaç gecedir  ağzımda bu kirli tat....Ne?

 

Bu muydum?

Tam olarak bu muydum?

Bir Şef olarak

Tanrının bütün otel odalarında konaklayacak bir ruha sahipken

Bir metrdotel

Belirsiz bir ayakkabı bezi gibi rasgele yerlere fırlatılarak

Öyle durup bir köşede

Bir ayakkabı bezi kadar yer kaplayarak

Ve bütün bunları umursamadan!

 

Bu muydum?

Tam olarak bu muydum?

Gecikmiş kadınların gölgelerini yıkayıp

Sonra onları taş avlulara serip kurutan

Bir avlu bekçisi ya da

Babası bakkala sigara almaya göndermiş de

Ne alacağını unutup geri dönerken “ne alacaktım? ne?” diye

Bir babadan bir tanrıya...hele o yaşlarda ne kadar yüksektedir tanrı!

kendi kendini yaşama soğuk tuttuğu için

Kasım güneşiyle didişen bir eşik?

 

Herkes haddini bilmeli, değil mi?

Yani herkes

Yani bile bile

Bunca umutsuzluktan

Bunca...ama allah da yapraklı bir dal almış

Elleri sanki arkada

Biz de onun arkasında

O yaprakları tadabilmek için arkasından

Bile isteye

Bir ağıla sokmak için onca kitap, onca peygamber

Tövbe tövbe! Günaha giriyorum kasıklarının sarsıntısıyla

 

Çok insan tanıdım, bu yüzden iyi bilirim

Kaç parçadan oluşur bir kadın ve bir kadında kaç fikir vardır

Kadınlardan açılmışken konu

Ve bir daha hiç kapanmayacakken

Anlatayım size, anlatayım gecikmiş kadınların da

Gölgelerimizin yorumu olduğunu

 

Ama önce şu duruşunuzu değiştirin!

Kantinde, kafeteryada ya da ne bileyim

Evinize gelen bir kızı etkilemek için

Kadın duyarlığı deyip

Okumadan ele aldığınız gecikmiş kadınların gölgesi

Şiirinin bu kısmında

Farz edelim ki, saçları dökülen kocanız ya da sizi terk eden sevgiliniz

Yoklasın beynini iki kurşunun aracılığıyla

 

Hemen yoklarsınız belleğinizi

Ve dersiniz ki “Anlamıştım zaten, buraya gelmeden önce

Gözleri pusu kurmuştu parmaklarına ve kandırmıştı bilerek

Bir karnavala kortej eşliğinde gitmenin bedelini.”

 

Nedensiz sonuçların olduğunu bilirsiniz

Sonuçsuz nedenlerin de olduğunu.

Ama çok gördüm ben

Kesim odasında delirip de

Böğüreceğine

“Ben şairim” diyen ineklerin bolluğunu.

 

Neyse ne

Kelimelere kalsa bir insan

Yani zamansız ve zeminsiz kalsa

Virgülle ayrılsa sevinçleri

Noktayla hüzünlerinin ilk harfi büyük yazılsa

Yani gramerine uygun sevişirken

İki sevgiliyi kısa çizgi hecelerinden ayırsa

Küsüp bir sonraki sayfaya geçip sırt sırta

Ne bileyim, işte böyle bir şey

İnsan kelimelere kalsa.

 

 

Erkek cinsle çekilmiş cinsiyetsiz bir allah da olabilirdi bu

Dişi cinsle çekilmiş bir kenevir de

Anüsüne papatya koyduğumun prensesleri

 

- bir cinayet hoşunuza giderdi, değil mi?

Zorlarsanız, bunun da cinayet olduğu haller vardır belki.-

 

gövdelerimizi hor kullanan bir aşka kim katlanabilir

kim katlanabilir deliklerin yabanıl oyunlarına!

Ve hangi insanda yoktur ki bir delik

Geçiştirmesin bir ömrü uçurumun kenarında!

 

Evet, böyledir

Evet, böyledir kelimelere kalsa

Dilimi buran şarap, aklımı biliyor;

Bukalemun hızıyla yutarken her nesneyi

Her kokuyu yapıştırırken anılara

Kendine benzetirken her duyguyu

Renk renk

Parça parça

Memendeki benden, sevgilinden kalan armağanı okşarken

Kışkırtıcı bir üslupla

Boğazına yapışıp gözyaşlarım ıslatırken otel yastıklarını: “DAHA NE İSTİYORSUN!

AKLIMIN TIMARINDA BİR HANEYE HAPSETTİN BENİ!

VE BİR BELÂ Kİ NE SENDEN ÖNCE, NE SENDEN SONRA!”

 

Altı numaraya oyna, dedi elleriyle boğazını ovarken

Yapacak iş bulamayanların bıkkınlığıyla

Pencereden bakarken bir ulusun mayıs akşamüstü 18:43 durumuna

Kendisine köklü istekler vermediği için

Lanetler okuyordu tanrısına.

 

Ben mi?

Tabii ki üzgündüm; karşılığı yoktu iç çekişlerimin

Uzun yıllar olmuştu ki, içi böcek dolu bir bavul gibi kendimi hissetmeyeyim

Ve bir tavukçunun düşü gibi –neydi çocuğun adı?-

Deliklerine birer maydanoz sapı koyup teşhir etmeliydim vitrinlerde

Dişlerinden kemiğime geçen yalnızlığının bekaretini.

 

Aşk mı, dedin?

Dördüncü ayaktan sonra.

 

Ne bileyim,

Belki onun gözlerinden söz açmalıydım sana

O at hırsızı gözlerinden

Ya da ne bileyim

Şirazesinden çıkmış

Öylesine dağınık

Ve öylesine toparlanamaz.

Nefes nefese “şu duyguyu parçala içimde; bir erkek yetmiyor

Çevrelenmiş sokak sürtüğü dişi bir köpek gibi, eğilmek istiyorum her

Erkeğin şehvet rengi gözlerinde! Karanlık duvarlara savrularak ve suçumu hiçbir zaman

İtiraf etmeden...öldür içimdeki rüzgarı...bit ayıklar gibi çıt çıt...veya bırak böyle kalsın! Sonsuza kadar orospu ve sonsuza bu kadar yakın!”

 

Bakma bana öyle

Ben trajedilerde kahraman olamayacak kadar korkağım

Yaşayacak kadar açıkgöz

Aldatacak kadar bunak

Tabii ki onu karımla aldattım!

 

Karım mı?

 

Karım, söylesem de inanmaz

Kim bakar benim gibi anıları olmayan birine

Çocuklarıyla oynarken bile, müşteriye hizmet maskesi takan

Taktığı yerde hep bir başkasını bulan.

 Sahi kim bakar benim gibi bir adama

Kıllarımın aralığından en sert kış rüzgarları geçmedi daha.

 

Otel katibi söyledi

O sinek yedili gibi duran katip söyledi

Obur bir iştahla diline kadınları takarak

O mayısın şiddetle sıcağı söktüğü öğle sonlarını aydınlatarak

“Sabahın erken saatinde güneş tutulacak.”

 

Önce bir bıçakla halledeyim, dedim bu işi

Sonra cinayet aletinin büyüklüğünden ürküp

Geçti cinnetimin gülüşünden bir jiletin tazeliği

Sözcüklerle doğramalıydım bir aşkın geçmişini

Kedilerin köpeklerin iştahını kışkırtarak

Ve tutulurken güneş bir çöp tenekesinin dibinde

Neredeydi karanlıkta kulağıma fısıldayan ağzın bu kirli torbada

Ve neredeydi memelerin, canlıyken zorluk çıkarmıyorlardı bana!,

 

Ah! bunlar içimdeki burgaçların narin oyunları

Yüklemiyle bu kadar oynanmamalı nesnelerin

Akla dehşet öyküleri anlatmamalı bunca sabahtan sonra

Yitiklerin zaferleri kanla yazıldı

Acizliğimi ucuz gazetelerin manşetine taşıma!

 

Kelimeler, dostum kelimeler

Kelimeler, şarapla iyi gider

 

Bekledim

Evet, bekledim

Sanki bu, yapılabilecek en yetkin eylemdir.

 

Onunla aramızdaki sınıra en yetkin kelimelerimi yığdım

Sabun kaçmıştı gözlerime

Bu yüzden yüzümü bol bol yıkadım

Ve dedim ki en içten tiksintimle

Anlık duygularını sayfa sayfa açıp

Hiçbir rüzgarın yıkamayacağı

Gemisiz bir kaptan gibi:

“sensiz de vardım biraz önce,

sensiz de  var olacağım biraz sonra

duygularına dümen kıracağımı sanıyorsan, yanılıyorsun”

 

çok insan tanıdım, bu yüzden iyi bilirim

bir fikirde kaç bakir anı vardır

ve bir insanın en zayıf tarafı neresidir

iyi bilirim.

Bu yüzden her aşkta aşağılanır gibi bir duygu

“Hadi canım, Hugo Ball’ı nasıl bilmezsin,” derim.

 

Dedim ya, belleğimdeki kayıtlara kalsa

Bunca yaşama provasında

Eli yüzü düzgün bir aşk

Oturmadı kucağıma.

 

Boşuna mı yüzlerce kez saatimi bir saat ileri alıp

Sonra bir saat geri alıp sizlerle cemaat ilişkisi kurdum

Bozulunca ya da ne bileyim, kırılınca

Onca saati boşuna mı aldım.

Bakın, sizin için şiir yazarken bile

- Neydi lan biraz önce aklındaki kelime!

 

Damağımı şaklattım

Damağımı şaklattım ki, uyansın

Boşuna mı ısmarlıyorum şarapları

Uyan arkadaşım!

Uyanmaktır her keşfin adı.

 

 

O altındaki ipi kesen sirkin son cambazıdır

Gösteriden mi sıkılmıştır

Yoksa gösterinin kendisinden mi, bilinmez

O kadar yüksekten düştüğü halde

Çığlık atmak aklının ucuna bile gelmez

-oysa sen, ben ya da birileri

onun yüksekliğinde gördüklerini

bir ömür boyu anlatarak övünür

ve der ki: “Kalabalığın üstünde bir yalnızlık vardır ki

hiçkimse tasarlayamaz bu yalnızlığın bedelini.”

 

Ne demiştim en son

Ne demeliydim kendime

Ansiklopedilerde bulunmayan bir isim

Gibi çevirdim sayfaları kendime

 

Şimdi diyebilirsin ki bana:

“Tırnağımla şöyle bir kazıdım

altından uzun bir öykü çıktı

tutkularının kanırttığı acılarını bana taşıma!”

 

hayır, dostum

hayır.

kır bildiğin bütün kelimelerin belkemiğini

anladım, diyorsan

anlamak taciz etmektir

biliyorum, diyorsan

bilmek çökeltidir

nasıl başladı, diyorsan anlatayım

aklımın elverdiği ölçüde

Allah’ın bana bahşettiği

O kabus açan çiçeğin tomurcuk halini

Ama anlatmalıyım önce

Gecikmiş kadınların aceleciliğine

Yetişmeye çalışan gölgelerin yorgunluğunu

 

Comments

Popular Posts